Göşyaşım《üçüncü bölüm》

Ölüm cezası, tarihte gerçekleşen ve unutulmamış, haklılığı belki de yüzyıllar sonra anlaşılmış birçok değerli insanın canını alan eylem. Sokrates’in Savunması, Galileo’nun yargılanması, Calas Davası, Dreyfus Davası bunlardan sadece bazılarıdır. İdam, Aziz Yakan’ı yargıladığım dönemde kanunda geçen haliyle “…buna mahkûm olan kimsenin asılması suretiyle hayatının izalesidir.” şeklinde tanımlanmaktaydı.
Öldürmek fiili, usul ve fürudan biri aleyhine işlenirse, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden biri aleyhine veya üyelik sıfatı sona ermiş olsa bile bu görevinden dolayı işlenmiş olursa, canavarca bir his sevki ile veya işkence ve işlenirse, tasarlayarak icra olunursa, birden ziyade kimseler aleyhine işlenirse, yangın, su baskını ve gark gibi vasıtalarla yapılırsa, diğer bir suçu hazırlamak veya kolaylaştırmak veya işlemek için işlenirse, bir suçtan hâsıl olacak faydayı elde etmek veya bu gayeye vasıl olmak maksadıyla yapılan ihzaratı saklamak için veya takip edilen gayeye ulaşamamak sebebiyle infial ile işlenmiş olursa, bir suçu gizlemek veya delil ve emarelerini ortadan kaldırmak veya kendisinin yahut başkasının cezadan kurtulmasını temin maksadıyla işlenirse, kan gütme saikiyle işlenirse, devlet memurlarından biri aleyhine görevi esnasında veya devlet memurluğu sıfatı zail olsa bile bu görevi yapmasından dolayı işlenirse, fail, idam cezasına mahkûm edilirdi.

Ölüm cezası mahkûmun dininin özel saydığı günlerde infaz edilmezdi, Mahkûmlar birkaç kişi ise karşılıklı asılmazdı, akıl hastaları iyileşmedikçe, gebe kadınlar doğurmadıkça infaz gerçekleşmezdi. Öyle bir kanun düşünün ki ölüm cezasına hükmediyor ve mahkûmun şerefi, izzeti, namusu her denilirse denilsin onu korumaya çalıyordu! Gerçi tarihte meydana gelen diğer idam şekilleri düşünüldüğünde bu şekilde infazı en azından vahşice infazından daha iyi kalıyordu. Böceklere yedirme, çarmıha germe, canlı halde deri yüzme, fillere ezdirme, yakma, vinç de sallandırma, testereyle veyahut kör bıçakla kesme, diri olarak gömme ve meşhur giyotin bunlardan sadece birkaçı.

İdam cezası verildikten sonra, temyiz mahkemesi tarafından onaylanır ve meclise gönderilirdi. Meclis tarafından uygun bulmadığı sürece infaz gerçekleşmezdi. Heyhat! Azizin gidişine kimse dur dememişti.

Ölüm cezasına çarptırılmadan önce hüküm yüzüne karşı okunurdu. İdam cezasına çarptırılan, ana veya baba katili ise icra mahalline yalınayak, başı açık ve siyah bir gömlek giydirilerek götürülür ve bu şekilde infaz edilirdi. İşte böyle getirilmişti. O gün oradaydım. Her hâkim vermez böyle kararı ya da onun meslek hayatına denk gelmez diyelim. İnfazı izlemeye gelmiştim. Ama bakamadım, sırtımı döndüm, son sözü “aileme iyi bak” demişti. Hatırlıyorum, bunu ilk duruşmadan çıkarken kulağıma eğilip “beni sadece sen kurtarabilirsin” demişti. Aynı ses tonu ve içtenlikle. Bana hitaben konuştuğunu hissediyordum, ama bakamadım yüzüne, bakamadım gözlerinin içine.

İşte kulağımda yankılanan ve gitmeyen o cümleler “…Sanığın üzerinde iddia olunan ölüm fiilini Türk Ceza Kanununun 450. Maddesine göre şahıslara karşı cürümler başlığı altında sıralanan usul ve fürudan biri aleyhine, canavarca bir his sevki ile taammüden işlendiği anlaşıldığından sanığın ölüm cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.”

Yemek için seçtiğim mekâna gelmiştim. Benim için rezerve edilen masa cam kenarında, sessizliği yakalayacağım bir yerdi. İlk olarak buraya eşimle birlikte gelmiştik. Şimdi oturduğum yerin tam karşısında birkaç masa öteye geçmiştik. Evliğimizden iki hafta öncesi olması gerekiyordu yanlış hatırlamıyorsam. Ölüm kararını verdiğim günden iki hafta sonraydı. Biliyor musunuz ölüm kararını verdiğimde aklımda eşim vardı, onunla yaşadığım ve yaşayacağım güzel anılar, benden nefret ettiğinizi hissedebiliyorum, evet bende sizinle aynı duygulara sahibim.

Eşim Züleyha. Yusuf’un Züleyha’sını bilmem ama benim gözümde en güzeli. Bir duruşu var utangaç, sevimli ve tatlı, tam tersim benim. Ama karşısında konuşamazdım, hep o konuşurdu, benim hâkimiyetimi, planlarımı yerle bir ederdi. Onun kontrolündeydi hayatım, gözleri kahverengi, biraz büyük, o kadar ki ilk baktığımda gözleri çarpardı gözüme, siz sevdiğinizi nasıl tanırısınız bilmem ama ben gözlerinden tanırım onu. Esmer, orta boylu ve siyah saçlı. Ben çok beğendiğim için saçlarını kısa kestirirdi. Düşününce bile mutlu oldum bakın, gülümsüyorum şu anda, garson bakıyor uzaktan merakla, beni uzun zamandır böyle görmemiştir herhalde. Çağırıp kendisini siparişimi verdim. İlk olarak okuduğum üniversitenin kütüphanesinde görmüştüm onu, gidip konuşmadım uzun süre, seyretmek daha güzeldi çünkü. Benim seyrettiğimi görünce yanakları kızarır, içinden söylenip giderdi, arkasına bakmadan, gittim ve söyledim, evet direk olarak “…Daha ilk gördüğüm an anlamalıydım. Unutamam Seni, beni biliyorsun ve seni seviyorum” hiçbir şey söylemeden uzaklaşmıştı benden. Sonra uğraştım tabi, sonuna kadar kabul etti beni ve başladı yolculuğumuz, üzüldüğüz anlar olsa da mutluyuyduk onunla genelde, hele evlenme teklif ettiğim anı unutamam ben, çok dalga geçmişti benimle. Bir mekân ayarladım, her şey hazır güller, masalar, mumlar ve kemancı. Tabi ki anladı ama teklif etmedim, gecenin sonuna yaklaşmıştık, cebimden Medeni Kanunu çıkardım eline uzattım, evlenme ile ilgili hükmün olduğu maddeyi açmasını söyledim ve okutturdum. Evet, o teklif etti, bende evet diyerek yüzüğü çıkardım ve uzattım, ne tepki vereceğini merak ediyordum ama çok mutlu oldu ve o kalbimi okşayan sesiyle evet dedi bağırarak.

Güzel günlerdi. İşte bak buraya geliyoruz, kapıdan girdik, yorgunuz, düğün alışverişi sonuçta, oturuyoruz karşılıklı, garson geliyor. Yine buradayım. Tam olmam gereken yerde, bu sefer yalnız, çaresiz ve pişman olarak.

Züleyha ile evlenmiş ve iki sene sonra bir kızımız olmuştu, her şey çok güzel ilerliyordu hayatımda. Aziz ile ilgili yaptığım hatayı anladığım hafta eşimin kanser olduğunu öğrenmiştim. Çok ilerlemiş hastalığı, ilk aklıma gelen şey ölüm kararını verdiğimde aklıma gelen Züleyha’nın, ölüm kararının yanlış olduğunu öğrendiğim hafta öleceğini öğrenmem. Ne kadar garip değil mi? Hayatını aldığım, şimdi belki de hayatımı alıyordu. Hangisi ağır sizce, eşimin ölmesi mi, benim yüzümden birinin ölmesi mi?

Yemeğimi alışık olduğum şekilde yavaş yavaş yedim, hesabı ödeyip, birazda bahşiş bırakarak kalktım. Hava kendini karanlığa bırakalı çok olmuştu, yürümeye takatim ve cesaretim yoktu. Evet, korkuyorum karanlıktan. Taksi çağırdım ve eve geçtim. Kendime bir kahve hazırladım. Yatağa girmeden önce içilen kahvenin uykuyu kaçırdığı bir gerçek. İçinde bulunan kafein nedeniyle uyku hormonun salgılanması biraz gecikiyor. Bütün bunların benim açımdan bir anlamı yok, rüyalar ve kâbuslarım yeterli benim uyumamam ve uykumu alamamam için. Kitabımı elime alıp okumaya devam ettim. Yaklaşık bir saat sonra uykumun geldiğini hissederek yatağımın bulunduğu odaya geçtim. Işıkları açtım, ışıklar kapalı uyuyamıyorum, yatağımın içerisine girdim ve gözlerimi kapamaya çalıştım.

Uyumak, bir canlının günlük işlerinin yapabilmesi için dinlenmek amacıyla başvurduğu yöntemlerden biridir. Uyku insanın fiziksel ve zihinsel olarak yenilenmesini sağlar. Uyku süresince gözler kapanır, kaslar gevşer, kalp atış hızı ve metabolizma yavaşlar. Tabi uykunun amacına ulaşması için dinlenme zamanı büyük önem taşımaktadır. Bilim insanları gece uykusunun gündüz uykusundan daha dinlendirirci olduğunu söylemektedir. Uyku içerisinde gerçekleşen diğer önemli bir olayda da rüya ya da kâbus olarak adlandırdığımız düşlerdir. Sigmund Freud düşlerle ilgili uyandıktan sonra hatırladığımız düşlere direk olarak değil de bunu bir paravan olarak görerek arkasında yatanı aramanın düşü anlamamız ve yorumlamamız izleyeceğimiz yol olduğunu söyler. Benim rüya ve kâbuslarımın ortaya koyduğu tek şey “pişmanlık, vicdan ve gözyaşı”. Arkasında yatan şeyde bu olsa gerek…

Yarın Aziz’ in mezarına gidecektim. Gözüme masama bıraktığım mektup ilişti, ne olabilirdi ki, beni mutlu edecek miydi, öyle olsa neden yanımda açma demişti, dayanamadım, doğruldum, sakin bir şekilde zarfı açtım, bir sayfa, el yazısı ile bir kaç cümle yazıyordu, okudum ve altında yazan ismi görünce yatağımın üstüne adeta yığıldım. “Büyüdüm artık, kim olduğunu ve neler olduğunu biliyorum, bana hesap vermek zorundasın, yarın sabah babamın mezarında bekliyorum. Ahmet Yakan”… 

Gözyaşım 1

Gözyaşım 2

Reklamlar

3 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s