Desem ki

Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini.

Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki…
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.

Cahit Sıtkı Tarancı

 

 

Reklamlar

ŞAKACI HAYAT

 

agnes

Hayat şöyledir diye bir felsefe ile başlamak istemiyorum, direk konuya giriyorum; çok şakacı bir hayatım var ne zaman bloğuma sesli bir yazı okumak istesem hastalanıp sesim bu hale geliyor, inanın bir çok kez yaşadım. Önce sesimin sonra da nasıl olduğunu anlamadığım başka şeylerin düzelmesini beklemekle geçiyor zamanım. Ve bundan çok sıkıldım.

Bak hayat sana diyorum; bana buna benzer çok şakalar yaptın, yapıyorsun, kabul ediyorum çok şakacısın hatta şakalarına  gülmekten ağlıyorum. Özellikle bilmeni isterim ki, dünya üstünde var mıdır diye merak ettiğim şeylerin, bana varlığını gösterip hayatımda ki en imkansızlara yerleştirmene yetmezmiş gibi uzaktan baktırmana hep bayılmışımdır.

Neyse ki, şakacı hayat bu ara senden yaşarken kontrol edebildiklerim yada kontrol edemediğim şeylerin olduğunu öğrendim anca şimdiye kısmetmiş bunu öğrenmek.

Mesela hasta olmamı kontrol edemedim ama bu sesle okuyup okumama kararını verebildiğimi artık biliyorum.

Son olarak,  şakacı hayat tüm bu yaptıklarına  cevap veriyorum; seçebildiklerimle bak sana direniyorum.

BİR KALEM

 

photo_2017-12-08_16-29-58-s7h86t

 

Ben yazılarımı yazarken; bilgisayarda on parmak yazmada efsaneye yakın olmama rağmen kalemle yazarım,   çünkü kalemle yazarken sanki kelimelerin ruhlarının olduğunu hissederim.

Kalemlerden de, ince uçlu mor kalemleri çok severim, ama dolma kalemlere tek kelimeyle bayılırım.

Bir önceki hayat başlıklı yazımda bahsettiğim “hülya” o yazıdaki gerçek olandı yani hülya hayatımın içinde biri olup başlı başına bir konu ama buradaki mevzu bana hediye ettiği “dolma kalem” allahım o kadar güzel o kadar havalı ki,durmadan bulup bulup kaybediyorum, yazmak hiç kısmet olmadı.  Eğer o kalemle yazsaydım, daha başka yazacağıma inanıyorum. Bu yazıyı yazdığım kalem ince uçlu bir kalem ama yazarken kelimeler akmıyor ittire ittire yazıyorum.

İki kelimeyi  bir araya getirene ne denir bilmem ama … işte o kalemim olsaydı tüm kelimeleri …sız yazardım…

Birde başka bir arkadaşımın verdiği dolma kalem var yani benim ondan aldığım demek daha doğru olur. Günlerce bitmiş olan tüpünü kırtasiye kırtasiye sordum neyse ki buldum, yazmak için sallıyorum sonra kağıdın üzerinde yazmaya çalışıyorum bastırıyorum kağıda olmuyor, her seferinde tüpünü çıkarıp sıkıyorum  bu defa mürekkep fışkırdığında ellerim mürekkeple boyanıyor, kısaca onunla yazabilmek için de ayrı bir mesai harcıyorum; ama yazmaya başlayınca müthiş bir ikili oluyoruz.

Yazabilen biri için kalem çok önemlidir, çünkü bir kalem yazarı, bin kelimeyle buluşturup, başka insanlara hayat katar…

 

HAYAT

HAYAT

Gözlerinden yaşlar süzülürken, telefonu kapattı,  cam kenarına gelip alnını cama dayadı, derin bir nefes alıp, gözlerini kapattı…

Kız hayal kurarken, çocukluğunda huzur bulduğu minicik göl kenarına gitti… Çocukluğunu görür görmez yüzüne huzurlu bir tebessüm yerleşti, saçı tepeden bağlanmış tek örgü, örgüden bağımsız rüzgardan uçuşan saçlar,  üzerinde açık pembe pazen kumaşın üstünde, küçük kırmızı çiçek desenli, kolları dirseklerine kadar çekilmiş uzun kollu bir elbise, önündeki küçücük su birikintisine hızlıca ellerini daldırıp, parmaklarını suda açıp kapattığında çıkan su seslerini, gözeleri kapalı başını gökyüzüne çevirip, gülümseyerek  dinliyor,  bir ara kafasını kaldırdığında yorgun kızın ona baktığını fark ediyor sonra oyununa birinin onu izlediğinin farkında daha havalı devam ediyor.

Küçük kız, bir süre sonra kafasını hafifçe yana eğip kısık gözlerle yorgun kıza doğru bakıp, ellerini suya daldırıp çıkartarak yavaşça ayağa kalkarak,  yerde oturmuş ellerini dizlerine kenetlemiş gözleri yaşlı ona bakan kıza,  çekingen adımlarla yürümeye başlıyor Kızın yanına geldiğinde dünyanın en şefkatli bakışıyla kızın kalbini ısıtıyor; kızda uzun zamandır kimseye tebessüm etmediği kadar sıcak ama buruk bir tebessümle onu selamlıyor, küçük kız minicik elleriyle kızın gözyaşlarını siliyor, bakışlarıyla neden ağladın ki baksana gökyüzüne der gibiydi,  o kadar ince dokunuşları vardı ki  sanki kızın  kalbinde coşkun şaleler aktı, yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi görseydiniz sizde eşsiz bir gülümseme olduğunu anlardınız… Kız, sırt üstü toprağa uzanıp, güneşin tüm vücudunu ısıttığı ve ruhundaki yaraları iyileştirdiğini hissedip, çimlere dokunuşunda, hayatta her şeyin dikenli değil zaman zaman böyle huzur veren yumuşak anlarında olduğu hissiyle içten içe huzur buldu güçlendi. Güneşten kapattığı gözlerini, cesurca açtı başucunda onu bekleyen küçük kıza enfes bir tebessüm fırlatarak  yattığı yerden kalktı, dizlerine çökerek küçük kızın avuç içlerinden öptü; ihtiyacım olduğu her zaman beni burada beklediğin için teşekkür ederim  dedi, ona sıkıca sarıldı küçük kız yorgun kızın saçlarını okşadı öptü…

Geçti dedi…

Kız camın önünde gözlerini açtığında, hızlıca sildi gözyaşlarını elini yüzünü yıkayıp kendine yaşattıklarının üzerine bir bardak soğuk su içerken yaz kış demeden açan hülya’dan aldığı kırmızı sardunyanın hiç çiçeğinin olmadığını fark etti ne zamandır bu çiçek,  çiçek açmıyordu diye aklından geçirdi…ama hatırlayamadı.

Hülya’yı uzun zamandır aramadığını hatırlayıp, onu arayarak, sevdiği kurabiyeden yapmasını istediğinde, hülya hangisiydi sevdiğin kurabiye artık eskisi kadar iyi değil hafızam deyince birlikte, güldüler. Kız, hepsi dedi, hepsini çok seviyorum; neyse gel dedi hülya, geçen gün yaptıklarımdan var;  ya aşk olsun hülya o kadar çiçeğine bakıyorum teyzelik yapıyorum gördüğüm muameleye bak.

Hülya gülerek; o çiçeği benden zorla almıştın.

Evet çünkü senden bir hatıra kalsın istemiştim, bide sen varken hep çiçek açıyordu, ama artık çiçek açmıyor…Gelirken sana geri getiriyorum.

Telefonu kapattıktan sonra, hakikaten ben neden mutsuzdum dedi…giyindi çıktı…hayatın tadına vardı…

Çünkü hayat hiç bir şeye çok takılacak kadar uzun değildir…

iyi hayatlar…

HAYAT BANA GÜZEL

20170124234630

Bir kitap okuyorum, adı bende saklı kalsın. Kitapta klasik bir durumdan bahsetmiş, belki son günündür söyleyeceklerini söyle…

Ben çok karşılaştım bu sözle, bir zamanlar hayat felsefemdi, özellikle aşık olduğum çocuklara karşı bu felsefeyi çok kullandım. Ya ölürsem, ya ölürse diye kime aşık olduysam hepsi de kendisine aşık olduğumu bildi…

Sonuç olarak, ölmedim, ölmediler. Sevdiğimi söyledim diye kimse mutluluktan uçmadı hatta “çok  daha iyi birini hak ettiğimi” söyleyenler oldu, üzülmedim diyemem, üzülmüştüm ama şimdi gerçekten çok haklılarmış diyorum, onlardan çok daha iyilerini hak ettiğime inanıyor, kendimle gurur duyuyorum, en azından hayatta ki yerlerini bilen adamları sevmişim. Sevdiğimi söylediğim için hiç pişman olmadım çünkü sevdiklerim beni söylediğime pişman etmediler. Ayrıca, kendi duygularıma sahip çıkışıma hayranım.  Sevdim, dünyanın en özel duygusunu hissettim, her daim arkasında durdum. Yeri geldi arkalarından koştum ama durmam gereken yerde durmasını bildim, kendi yoluma döndüm.

Kitaptaki söze dönecek olursak; benim, sevdiğim sevildiğinden, sevmediğim sevilmediğinden şüphe etmez… Söylenecek sözler bırakmam arkamdan.  Oh dedim kendi kendime hayat bana güzel…

Son olarak Konfüçyüs derki;  “Hayat çok basit aslında, biz onu zorlaştırmak için uğraşıp duruyoruz.”

Bide der ki ; “HAYAT MUTSUZ OLMAK İÇİN ÇOK KISA”

Bir Anlasam…

3abcfababdd3adef67c63593521da1f2 (1)

 

Bazen dipte hissettiğiniz ve hiç o dipten çıkamayacağınızı zannedip, koktuğunuz oldu mu ?

Siz hangi halinizde dibe doğru bir iniş yaşadığınızı anlıyorsunuz bilmiyorum;  ama ben yemek bile yemiyorsam, işte o zaman anlıyorum bir şeylerin yolunda gitmediğini. Önlenemez bir düşüş yaşıyorum tutunacak gücüm yok, karanlık bir boşlukta hızlıca kayma hissi, nasılsa en dibe indiğimde derin bir nefes alıp kalkarım.  Kaymanın etkisi mi bilmiyorum derin bir kalp yanığı hissediyorum…

Ece Ayhan’ın “ Vücudunun  %70 i su olan bir canlının nasıl olur da içi yanar.” dediği gibi, benim anlayamadığım da bir insan, bir insana dokunmadan nasıl böyle can yakar, üstelik amacı can yakmak değil, can vermekken…

Bir de bu aralar canım yandığı için mi yazamıyorum yoksa yazamadığım için mi canım yanıyor onu da bilmiyorum…

Yazarken kelimeleri küçücük yazdığımı fark ediyorum, hemen kocaman kocam yazmaya başlıyorum. Olmaması gereken bir mutluluğun ardındaki hüzün sanırım benim ki, derdimin adını koydukça, harfleri yazarken daha dik ve büyük yazmaya başlıyorum…

Bütünlük olmadığının farkındayım da bu ara içimde de bir bütünlük yok zaten, içten bir şey olsun istedim.

Olur

aşık-kadın

Ben yine metrodayım, “Aşkınız Bulaşsın” bu defa yalnız değilim öyle kalbimde kırık sızı da yok gayet neşeliyim. Çok yakın bir dostum var yanımda, hafifçe koluma vurup şu kıza bak, sevgilisine ne kadar güzel bakıyor dedi, tam çaprazımda oturan bir çifti gösterdi. Yine mi metro, yine mi aşk demeyin çünkü ben o sırada başka bir çifte bakıyordum, bu iki sevgili tamamen arkadaşımın markajında, bende soluma dönüp baktım “ne yalan söyleyeyim;  benim de böyle sevgilim olsun bende bakarım” deyip haset haset güldüm.

Arkadaşıma,  hayatın gerçek yönüne yüzünü çevir deyip diğer çifti gösterdim,    en başta anne, belli ki çok üzgün ve kırgın,  bir noktaya kilitlenmiş bir şekilde  oturuyor, ortada kendi kendine konuşan bir çocuk, bütün çantaları kucağına almış, adeta burnundan ateş püskürten, sinirli, mutsuz bir baba.  Belli ki o an anne, bana birbirlerine çok kızgınlar.

Bu sahne pek hoşuma gitmedi çok gerçekçiydi, hemen sevgili olan çifte döndüm; çocuğun işaret parmağına bir şey olmuş ama normalde bir şey yok, çocuk parmağını kıza gösteriyor kız bakıyor bakıyor göremiyor bir şey, yinede üzülüyor dudağını falan büzüyor, yok ablacım yok bir şey deyip romantizmlerini dağıtmak geçmedi değil içimden.

Bu arada ,çocuğunun sırt çantasını sırtına, diğer çantaları eline  alan baba önden indi,  bekledi. Arkadan,  anne kızının elinden tuttu, baba ya bakmadan önden kızıyla birlikte yürüdüler adam bir gitmek istemiyor ama mecbur peşlerinden gitti…

Elimiz de kaldı hayallerdeki çift, çokta bakamıyorum korkuyorum abla çatık kaşlı bir tek çocuğa bakarken  yumuşuyor o bakışlar, kim ne derse desin kadını aşk güzelleştiriyor, bu dünyada kadına yakışan en güzel şeydir aşk demekten alamıyorum kendimi.

Arkadaşıma sordum ne yapıyorlar  anlat bana , arkadaşımda, kız çocuğun omzuna başını koydu, saçlarını salladı.

O nasıl oluyor ya  deyip gülümsedim…

Kadın çok mutlu gözüküyor dedi.

Sence kadın biliyor mudur ?

Adamlar sevemiyor ya, özellikle seven kadınları… mutluluğa kendini alıştırmasa bari…yada ben çok pis yanılmış olsam…mesala kadın hep mutlu olsa olmaz mı?

Olur dedi…

…………………………………………………………………………………….

Bu gün 5 Aralık Kadın Hakları Günü; Kadının kıymetini bilen, onun hayatını kolaylaştıran, onu onurlandıran, yarı yolda bırakmayan, kadınını sevmeyi becerebilen, zor zamanlarında yanında olabilen tüm  erkelere teşekkür ederim. İyi ki varsınız.